SONRA

Annem'e...

Sonra;
Doktor gelir, O’nun öldüğünü söyler. Ani bir şok geçirir ve ağlamaya başlarsın; etrafındaki kadınlar bayılmaya başlar, onlarla ilgilenirsin;
Ailenin erkeği sen olduğun için (varsayım) önce birinci derece akrabaları arayıp tek tek telefonda O’nun ölüm haberini verirsin. Karşı taraftan fenalaşma sesleri, bazen de saçma sorular gelir. “Ciddi misin sen, şaka mı bu?” diye sorarlar, sanki ölümün şakası olurmuş gibi. İşte tam da o an anlarsın insanın içinde gizli kalan umudu. Kötü olan her şeyin bir şakanın ardında yok olacağını zannediyor insan böyle zamanlarda. Oysa her şakada bile bir gerçek payı varken, gerçekler nasıl bir şakaya bürünsün ki?  
Haber vereceğin kişiler nedense hiç bitmez. Elindeki telefonun rehberindeki isimlerin çokluğuna şaşırırsın. Bu kadar çok arkadaşın olduğuna, akraban olduğuna, O’nun çevresi olduğuna… Bir düğüne çağırılacak insandan daha çoktur genelde bir cenazeye çağırılacak insanlar.
Senin telefonla aramaların sürerken, seni aramaya başlarlar. Kötü haber çabuk yayılmıştır. Seni arayana bütün süreci tek tek anlatırsın. O’nun nasıl hastalığa yakalandığından, hangi tedavileri-ilaçları kullandığından, psikolojik durumundan, aslında ölünce acılarından kurtulduğundan bahsedersin. Ölümünün üzerinden henüz birkaç saat geçmiştir ama sen o kadar çok anlatmışsındır ki, ölüm sıradanlaşmıştır.
Hastaneye gelmek isteyenler olur, onlara yol tarifi yaparsın, kapıda karşılarsın.
Telefonda aranmalar ve aramalar devam eder.
Doktor gelir, ölüm kâğıdını imzalamanı ister. İnsan hiç düşünmüyor bir gün böyle bir imza atacağını di mi? İmzandan utanırsın. Hemşire, sana ölüden kalanları teslim eder. Bir poşetin içinde birkaç kıyafet ve takma diş bulursun. İlk kez o an, yaz da olsa, üşürsün.
Morga inilecektir, cesaretin varsa inersin. Ama sen onu hep ölmemiş haliyle hatırlamak istersin, o yüzden kaçarsın bu durumdan. Ailenin kadınları ne hikmetse daha cesaretlidir buna ama bir anlam aramak için zamanın yoktur. Çünkü morgdan çıkanların sinir krizlerini atlatmasıyla uğraşırsın.
Eğer akşam vakti öldüyse ertesi gün sabahına kadar morgda tutulmalıdır. Bunu bilirsin.
Telefonuna mesajlar gelir. Arayıp sana hiçbir sözün kar etmeyeceğini bilen kişilerin mesajları…
Sabah olmuştur, uyumamışsındır; bir önceki günden kalan ağıt sesleri aklında dolanır durur. Mezarlıklar müdürlüğüne gidip defin işlemlerini başlatırsın. Yolda kimi görsen bir yakınını kaybetmiş sanırsın.
Belediyeye gidip cenazeye gelecekler için araç tahsis edersin.
Cenaze namazı için camiyi ayarlarsın. Geniş bir avlusu olsun istersin ama eve en yakın caminin avlusu bile yoktur. Sahipsiz bir misafirmiş gibi sokakta kıldırmak zorunda kalırsın
Ölüyü yıkatmaya götürürsün,
Cenaze arabasını ayarlar evin önüne helallik için gelmesini sağlarsın
Bir akrabanı mezarlığa önceden göndermişsindir. Mezar siz gelmeden açılmış mıdır, onu kontrol ettirirsin
Cenaze aracında mezarlığa gidersin, bu senin O’nunla beraber aynı arabada yapacağın son yolculuktur.
Mezarlığın başına geldiğinde ölüyü kefeniyle mezarlığa indirir üzerine tahtaları koyarsın
Toprak atarsın, toprak atarsın, toprak atarsın, toprak atarsın
Su dökersin
Cenazeye gelen birinci derece yakınların bayılmamasını sağlamak için sarılırsın onlara. Sıkı sıkı sarılır ve teselli sözcüklerinde bulunursun,
Cenazeye gelenlerin taziyesini kabul eder ve en yakın çevreyoluna nasıl çıkacaklarını tarif edersin
Cenaze evine gidersin, gelenler olur. Ve gelenler sanki bir çay evine gelmiş gibi durmadan çay içer. Gözün gelen kişilerin çay bardaklarındadır. Biten bardağın dolması için evin küçüğüne seslenirsin,
Telefon çalmaya devam eder, açarsın, dostlar sağ olsundur.

not: bu yazı Kaybolan Defterler E Dergi 6. sayısında yayımlanmıştır.
Emrah Ateş
twitter: hikayeadami
instagram: hikayeadami

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Atilla değil Attila İlhan

Kars- Cemal Süreya'nın Kaleminden...

Nesnesel Değerler ve Bir Teşekkür Yazısı