Kayıtlar

OĞUZCUĞUM ATAY

Resim
Yazan: Emrah Ateş Ne zaman edebiyattan konuşmaya başlasak insanlara sevdiği yazarları soruyorum. Hani derler ya (belki de demezler) “bana sevdiğin yazarı söyle sana kim olduğunu söyleyeyim,” diye, ben de bunun üzerinden eleştiriler yapıyorum insanlara. Lakin gelin görün ki ya ben kendimi anlatamıyorum yahut insanlar beni anlamak istemiyor. İsterim ki, bu defa da konuşmak yerine yazarak anlatayım derdimi; belki benimle aynı düşünen birileri vardır diye. Bu sebeple açık konuşacağım; hem de çok açık. Hiçbir yazarı layıkıyla sevmeyi başaramıyoruz. Ya ondan bihaberiz, ya da ona bir magazin unsuruymuş gibi davranıyoruz. Bizim ülkemizde bu var biliyorsunuz, konu ne olursa olsun onun magazin kısmıyla ilgileniriz. Bizden birinin Nobel’i kazanması önemli değildir, ama Nobel’i kazanan adam karısından boşanırsa iş değişir. Son yıllarda bilhassa sosyal medya etkisiyle kitap paylaşım (bakın okuma demiyorum) sayısı çok arttı ve listenin başını Oğuz Atay çekiyor. Hadi en azından Cemal Sürey...

Anı Koleksiyoncusu Çıktı.

Resim
10-11 yaşlarında falandım sanırım oturduğumuz gecekonduyu yıkmak icin geldiklerinde. Direndik ailecek, komşular, esnaf falan destek oldu da yıktırmadık evi. Yıktırmadık da ne oldu peki? İnsan bir evin yıkılışını önleyip de bir ailenin yıkılışını önleyemiyorsa ne anlamı vardı büyümenin? Ama bazı şeyler büyülü sanırsınız; hiç bozulmazmış gibi gelir insana çocukken. Bir şekilde koptuk o evden, komşulardan, mahalleliden, sokaktaki köpeklerden, parkta yatan şarapcılardan falan. Yıllar sonra bir baktım ki şu arkamda gördüğünüz tantunici olmus evim. O da tutunamamış sonra. “Ah” üzerine ekmek pişer mi hiç? Diğer sokaklar falan avm uğruna yıkılmış; peşkeş çekilmiş, Dostlar gitmiş, komşular mağdur olmuş, hayvanlar aç kalmış hep. Benimse elimden bir tek yazmak geliyor; yazmaya başladığımdan beri… Bu yüzden ikinci kitabım Anı Koleksiyoncusu bir göç'ün ve mahallenin romanı oldu benim için. Biraz benden, biraz sizden hikayeler, anılar yazdım. Hayat Meyhanesi kısa diye şikayet eden...

Ruhunuzdan daha temiz!

Resim
Bilhassa plaza çalışanlarında görmüş olduğum bir durum var;(plaza ve kurumsal firmalarda statü sahibi çalışan sayılarının yüksek olması; bu durumun statü egosunu ön plana çıkarması ve kişilerin bunu kişisel yaşantısına da bulaştırmasından dolayı bu örneği vereceğim) Misal, lokantada yemek yerken yere çatal düşse, yenisi gelene kadar yerden almayan tipler bunlar. Niye, çünkü garson diye bir şey var. Ne yazık ki birçok insan özellikle hizmet sektöründe çalışanlara saygı duymayı p "paranın karşılığı" adı altında çalışanı sömürüyor. Bunu yalnızca işveren işçiye yapmıyor. Müşteri de tedarikçiye yapıyor. Bir mimara duyulan saygı binanın inşaatındaki duvar ustasına duyulmuyor mesela. Çünkü, mavi yaka denilen işçi sınıfının bunu hak etmediğini, tenezzül edilmemesi gerekilen hatta mesafeli durulması gerekilen bireyler olduğuna inanılıyor. Oysa emek zincirinde onlar da halkanın bir parçası. Hatta en önemli parçası. Geçenlerde bir arkadaşım çalıştığı şirkette(!) şöyle bir olay y...

Homeros'tan Bize Kalan!

Resim
“Durmadan her şeyden şikayet edip duruyorsun, şunları bir yerlerde anlatsana” diyenlerin çağrılarını duyan Arel Üniversitesi, Serfaköy yerkeşkesindeki stüdyosunun kapısını açtı ve “her Salı konuş artık sen” dedi. Bundan böyle bugün ve her Salı Radyo Arel’de edebiyattan konuşacağız. Radyo.arel.edu.tr Emrah Ateş twitter: hikayeadami instagram: hikayeadami

Vaiz Sokağı Numara 70

Turgut Uyar’ın en sevdiğim şiirlerinden biri. Fakirliği bile güzelleştirmiş şiirde. Olsun, zaten hepimiz biraz öyle olmalıyız. Ben sevince böyle oluyorum biraz. Bu şekilde korkak. Ne bileyim para birdenbire her şeyin önüne geçecekmiş gibi geliyor. Sermayeye tutsak oluyorum birden. Böyle görmüşüz napalım. Etrafımızda hep böyle görüyoruz; Evet yetememek; yetememek duygusu bu. Bir yerden sonra karşındaki insan “ ama aşkım lattenin sütünü az koymuşlar” diyecekmiş ve benim fakirliğimin üstüne bağladığım bütüm romantizm yok olacakmış gibi geliyor. “Melemen yapar yanına da çay demleriz” cümlesinin yerini “dominosu ara pizza getirsinler” cümlesi alır diye korkuyorum. Zaten göğe bakınca bulut değil de binaları gördüğümüz bir şehirde yaşaması bunca güç iken “aman adam aldırma sen” diyen biri olur mu bir gün; “Sen rakıyı kap yanında sadece peynir de yeter!” Balkon taşına ayağmızı uzatmışız; kuş sesleri bir yanda bir yanda çocuk sesleri. İşte o zaman benim bu iliklerime işlenen korkaklık duy...

Kimler Susarken Kimler Konuşuyor

Hepimiz bilhassa tüm gün girdiğimiz sosyal medyalarda insanların acılarını paylaşmalarına kayıtsız kalmamaya, diğer insanlar tarafından da “Hiçbir şeye sesini çıkarmıyor yav bu” demesinler diye paylaşımlar yapmaya devam ediyoruz. Bu bir gerçek; kimse inkar etmesin. Sosyal medya kimliğimiz artık gerçek kimliğimizle, bizim düşünce duvarımız haline geldiği için insanların düşündüklerini paylaşmalarına bir şey demiyorum. Boşu boşuna bokumuza boncuk kondurmamaya gerek yok Lakin hiç yaşamadığı, hiç gitmediği, Ege ve Akdeniz dışında ülkede gidilecek hiçbir yer yokmuş gibi davranan ve orada yaşanan olayları da sadece kendi yaşadığı şehirde yaşanıyormuş gibi hayal edip konuşan; Tüm gün mynet.com da sevdiği sanatçılar terör açıklaması yapsın diye bekleyen, instagramda orada burada Türk bayrağı fotoğrafı paylaşabildi diye yapabildiği her şeyi yaptığını düşünüp oy kullanmaya dahi gitmeyen, Bu zamana kadar yaşananları bir Kürt’ün ağzından bile dinlemeyip, adamın yaşadığı coğrafyayı öğrenmeye çalış...

Hepimiz Mutsuzluktan Öleceğiz

Seksenlerin sonralarında, doksanların ortalarına doğru doğan nesil çok tuhaf bir nesil oldu. Mesela bizim neslin öncesini ele aldığınızda çok fazla ortak özellikleri var. Çünkü değişkenlik bu kadar çok değildi. Adamlar yıllarca hiçbir şey değişmeyecek diye saplanıp kalmışlar oldukları yerde. Hatta değişim olacaksa da ileri doğru değil siyasal anlamda geriye doğru olmuş.  10 yılda bir darbe görmüş memleket. Hah şimdi de darbe görüyor ama en azından televizyon var anlamıyoruz bir bok. Bizim şansımıza dünyanın, Türkiye'nin, şehirlerin, teknolojinin hatta paranın bile değiştiği döneme denk gelmiş ergenleşme evremiz. O kadar hızlı değişti ki her şey kendimizdeki değişimi kendimiz bile farkedemiyorduk. Örneğin Müslüm Gürses'in arabeskin babası olduğu dönemde ergenliğimizi geçirip tam sevdiğimiz kızlara “dünya tersine dönse vazgeçmem” şarkısı armağan edecekken, bir anda kızlar bizden Cankan'dan “yar yar” şarkısını İsmail Yk'dan “nerdesin” şarkısını bekleyip, onları üzdüğ...