Hepimiz Mutsuzluktan Öleceğiz

Seksenlerin sonralarında, doksanların ortalarına doğru doğan nesil çok tuhaf bir nesil oldu. Mesela bizim neslin öncesini ele aldığınızda çok fazla ortak özellikleri var. Çünkü değişkenlik bu kadar çok değildi. Adamlar yıllarca hiçbir şey değişmeyecek diye saplanıp kalmışlar oldukları yerde. Hatta değişim olacaksa da ileri doğru değil siyasal anlamda geriye doğru olmuş.  10 yılda bir darbe görmüş memleket. Hah şimdi de darbe görüyor ama en azından televizyon var anlamıyoruz bir bok.
Bizim şansımıza dünyanın, Türkiye'nin, şehirlerin, teknolojinin hatta paranın bile değiştiği döneme denk gelmiş ergenleşme evremiz. O kadar hızlı değişti ki her şey kendimizdeki değişimi kendimiz bile farkedemiyorduk.
Örneğin Müslüm Gürses'in arabeskin babası olduğu dönemde ergenliğimizi geçirip tam sevdiğimiz kızlara “dünya tersine dönse vazgeçmem” şarkısı armağan edecekken, bir anda kızlar bizden Cankan'dan “yar yar” şarkısını İsmail Yk'dan “nerdesin” şarkısını bekleyip, onları üzdüğümüzde yine YK’dan “Allah belanı versin” şarkısını armağan etmeye başladılar.
Bizim derdimizi bir tek Dj Akman feat Son Nefes anlıyordu.
Daha yeni yeni kalemle kasetteki film makarasını hızlıca geri sarmanın tekniğini öğrenmişken birden bire cd'ler çıktı ve biz kendimizi elimizde pamuk ve kolonya ile çizik cd silerken bulduk.
O dönem sokaklarda ve otobüs duraklarında, teyibinde yüksek sesle korsan kaset satan seyyar arabalar dolaşırken, yerini her sokağın başına korsan cd'ler bırakmıştı. Nesilden nesile aktarılan Bulvar, Şok gazetesi ve nereden alındığını  hep merak ettiğimiz, hiç almadığımız ama mutlaka sahibi olduğumuz porno dergilerin yerini el altından “konulu yada mikili” kodlarıyla gizlice istediğimiz porno cdleri almıştı.
Bizim neslin aşk konusunda en çok deforme olduğu zamanlar da bu zamanlar başladı. Birden bire bir sabah bir kalktık baktık ki internet diye bir şey var. Herkes bir yerlere üye, herkes bir şekilde arkadaş ediniyor, internet kafeler görüntülü chat yapan insanlarla doldu.
O zamanlar fakirsen internet kafede geçireceğin saati elli kuruştan zamanların vardı. Zenginsen evinde bilgisayarın olurdu. Nasıl ki köylerde zenginin traktörü varsa bizim içinde bu ayrım bilgisayardan ve e-kolay.net bağlantısından anlaşılıyordu. Tüm tanışmalar “msn'ni versene, cam var mı cam” sözleri ile başlayıp, yerini şiirdostu.com‘dan alınan sevgi sözcüklerine bırakıyordu
Sonra birden bire hepimizin evinde bilgisayar oldu. Henüz çağrı atmanın “Ben seni hatırladım” anlamına geldiği “İki kere çağrı atarsam beni ara” kodlarıyla konuştuğumuz, ,ikinci metinde elli kuruş yakar diye tüm mesajları sanki cripto şifresi gibi sesli harfleri kullanmadan yazdığımız zamanlardı. Türkçe de bize göre sesli harfler gereksizdi. Bilgisayarın evlerimizdeki abonmanlığı öyle hızlı yayıldı ki insanlar bu çılgınlığa doymuyordu
Sonra bir sabah herkes birden bire şık giyinmeye, süslü görünmeye ve deli gibi cep telefonu kullanmaya başladı. Cep telefonlarına internet geldi. Bilgisayarlarımız ceplerimize taşındı ve farkındalıklarımız değişti.
Biz gençliğimizde( yirmi yaş öncesi diyelim) mahallenin sokağının başında dikilirdik bir kızla göz göze gelelim diye. Otobüs duraklarının, arabeskin, cam parçalarının bir anlamı vardı. İnsanlar sürekli telefona bakmak yerine etrafına bıkardı. Aşık olmak kolaydı. Cesurduk, evine kadar takip ederdik bakıştıklarımızı. Sabırlıydık; bu eylemi günlerce yapardık. Ta ki o dönüp bize bakana ve numarasını verene kadar.
Sonra birden ne olduysa kendimizi msn ekranında sürekli ekranı titretirken bulduk. Yazmanın ve teknolojinin gücü birleşince en özgüvensizimize bile özgüven geldi. Çünkü karşında kanlı canlı biri olmayınca her şey kolaylaştı. Yalan atmak, hava atmak kolaylaştı. Girin bakın facebook'ta bir tane dandik işte çalışan birini göremezsiniz. Tezgahtar bile kendini satış müdürü diye pazarlar.
Bu kadar şeyi neye mi bağlayacağım? Bakın; 2009 yılında askere gittim. Askere gitmeden önce kendimce şunu diyordum “ ya Emrah senin bu sefaletin bitmez. Askerlik bitsin Beylikdüzünden bir ev alırsın kendine kira öder gibi ödersin. Ulaşım vasat ama olsun. Sonra da birini bulur evlenirsin. Askerden sonra öyle sokak başlarında takıl, milletle kavga et, orada burada iç serserilik yap falan olmaz artık. Yoksa bir gün bok yoluna gideceksin.”
Askerden geldim. Ben askere giderken Beylikdüzün'de evler 40 milyar, çeyrek altın 75 lira, ve mahallenin ortasında kiler hipermarketi vardı.
Askerden geldim. Market kapanmış, yerine üniversite açılmıştı. Ülkü ocakları kapanıp kızyurdu olmuştu. Çevredeki boş dükkanlar nargile cafe olmuş, her Allah’ın günü birbirimizi bıçakladığımız çocuklar okuldan ayarladıkları kızlarla orada oturuyordu. Demek ki bizim; kadına, aşka ya da sekse ( siz ne derseniz deyin) ona ihtiyacımı varmış mahallede
Beylikdüzünde evler iki katına çıktı. Sonra üç sonra dört, beş, ve çıkmaya devam ediyor. Hala bir ev sahibi olamadım. Geldiğim de de çeyrek altın 125 lira olmuştu.
Zaman sürekli ilerliyor ve biz kendimizi bilmediğimiz bir çılgınlığın içinde buluyoruz “Fight Club'da diyor ya, biz hiç büyük savaş görmedik. bizim savaşımız kendi iç buhranımız ile’’ diye. Hepimiz mutsuzluktan öleceğiz, ben size şimdiden filmin sonunu söylemiş olayım. Çünkü bu kadar değişime kolay adapte olmanın ve isyan etmemenin başka açıklaması yok. 

“Çıldırmamız gerek ama yadırgamıyoruz”
Emrah Ateş
twitter: hikayeadami
instagram: hikayeadam

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Atilla değil Attila İlhan

Kars- Cemal Süreya'nın Kaleminden...

Orhan Veli'nin ölümü ve mezarı